Bizim Haberlerimiz


Kürdan Fabrikasında Yangın

Dün akşam kürdan fabrikasında çıkan yangın borsayı altüst etti. Et ve patlamış mısır dibe vururken, serçe parmak tırnağı hisseleri güne artışla başladı. Kibritte kıpırdanma görülüyor. Uzmanlar piyasaları rahatlatmaya çalışıyor: “Döner yememek çözüm değil” Konu ile ilgili görüştüğümüz kürdan kralı Şemsettin Küçüksu üzgündü: “Elektrik kontağından mı çıkmış yoksa yavru bir ejderha mı bilmiyoruz. Yirmi yıllık imparatorluk yıkıldı. Toplamda iki buçuk milyar kürdan pert. Elimizde kalanlar ise aşağı yukarı yedi bin ki onlar da geçen sezonun kalan ürünleri. Bu ancak birkaç esnaf lokantasına yeter. Ülkem adına üzgünüm.”


Süngerlere Bir Şey Olmadı


Yangının ancak sabaha karşı kontrol altına alınabildiği, konu ile ilgili olarak birkaç çakmak taşının ve o gün okuldan kaçan altı yaşında bir ejderhanın gözaltına alındığı da gelen haberler arasında. Çakmak taşlarının kimlikleri ile ilgili güvenlik nedeniyle bilgi verilmedi. Uzmanlar olayın nispeten sevindirici olan başka bir boyutuna dikkat çekiyor: Hemen bitişikteki sünger fabrikası. Yanda bulunan ve bulaşık süngeri üretilen tesisin de ciddi bir tehdit yaşadığı ancak zamanında yapılan müdahale nedeniyle en azından süngerlerin ucuz atlattığı konuşuluyor. Mikrofonumuza konuşan Çağdaş Tüketiciler Derneği Başkanı Saffet Özleğen: “Bu keşmekeşte bir de ev kadınları protesto eylemleri yapabilirdi. Beraberinde bulaşık deterjanları da çok olumsuz etkilenebilirdi. Tanrı bizi korudu. Yukarıdan bize baktı ve bu musibet şimdilik size yeter dedi.” şeklinde konuştu. 


Biz De Ekmek Yiyoruz


Sığır Yetiştiricileri Birliği de olaya müdahil oldu. Birlik Başkanı yaptığı açıklamada: “Sığırlar elimizde kaldı. Fiyatlar düştü. Nasıl oluyor anlamıyorum? Kürdan yoksa çatal var, yorgan iğnesi var… Günahtır. Biz de ekmek yiyoruz.”


İthal Kürdanlar Geliyor


Dış Ticaret Bakanı ise, derhal harekete geçerek kürdan ithalat ihaleleri açtıklarını, İsveç, Rusya ve Almanya’dan teklifler olduğunu, ancak bunun biraz zaman alacağını belirterek vatandaşlardan sabırlı olmalarını istedi.


Yengen Tas Kebabı Yapmıştı


Görgü tanıklarından M.K. (30) pişmandı: “Yangın ilk çıktığında kürdanlardan birinin sesini duydum. Koştum duvarın yanına geldim. Dumandan göz gözü görmüyordu. Küçük pencereden atlayıp yaralanmış. Ben de öncesinde sofradaydım. Ayıptır söylemesi yengen tas kebabı yapmıştı. Kürdanı görünce dayanamadım. Ne bileydim böyle olacağını. Kibrit de pahalanmış aksi gibi.”


Ya Hava Durumu.


Meteoroloji genel müdürlüğü yaptığı açıklamaya göre balkanlar üzerinde gelen çöl sıcakları bir hafta boyunca ülkeyi yakıp kavuracağını açıkladı. Serin havalara fırsat bilip ağacın altında uzanıp uyumaya çalışan oruçlu Nizamettin sıcakların geleceğini duyunca hemen ayaklandı başını kaldırarak havada bulut olup olmadığını kontrol etti. Nizamettin tek başına ayaklansa da hükümet bunun halk ayaklanması olarak algıladı ve Nizamettin’i meclise davet ettiler. Şu an itibariyle Nizamettin mecliste ve hava durumu tahmin bakanının sorularını yanıtlıyor.

Hava durumu tahmin bakanı “Nizamettin nedir bu isyan neden ağacın altında aniden ayaklandın?”  Nizamettin “ çok zoruma gidiyor sayın bakanım, neden kendi sıcaklarımızla yanmıyoruz da el alemin sıcaklarıyla yanıp kavruluyoruz, balkanlarda gelen sıcaklar zoruma gidiyor” dediğinde bakan Nizamettin i haklı bulup, Nizamettin mağdur olmasın diye Nizamettin in serinlemesi ve sıcaklarda etkilenmemesi için Nizamettin e bir şemsiye ve insan vücudunun münasip bir yerine takılarak çalışan bir mini vantilatör verir ve Nizamettin i ikna ederek ağacın altına gönderir.

Ve Spor?


Ceza sahasında patlayan top faciaya sebep oldu… Ünlü hentbolcu şike yaptı kimsenin ruhu duymadı… Hakemi nasıl da dövdüler… Ayrıntılar arka sayfada!


20 Temmuz 2013 Cumartesi Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Şöhret!!


Her şey blogumla ilgili övgü dolu sözlerin ulusal gazetelerin birinde sürmanşet yayınlanmasıyla başladı.


Ünlü biriydim artık. Dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Tüm gözler bana çevrilmişti. Her hareketim olay olacak, her sözüm hadise yaratacaktı.


Şamşırmış vaziyetteydim. Sıcaktan beynim büzüşmüştü. Bakkala gidip içecek soğuk bir şeyler alayım da şuurum açılsın dedim ama o da nesiydi? Artık öyle palas pandıras bakkala filan gidemezdim. İç organlarıma varana kadar fotoğraflarımı çekmek isteyecek gazetecilere bakkal poşetleriyle yakalanıp aleme madara olmaya niyetim yoktu. 


Derhal gidip kendime bir çift göz kaş çizeyim dedim. Zira kargaların bok yeme saatine kadar oturmuş ve henüz gözlerimi yumalı birkaç saat olmuşken apartman temizlikçisinin ısrarlı zil darbeleri neticesinde uyandırılmıştım. Bu da uykusunu alamamış canım yüzümün, üstünden dozer geçmiş gibi görünmesine yol açmıştı. 


Pudra zımbırtılarının başına geçip doğaçlama bir teknikle avucuma doldurduğum pudrayı yüzüme sürerken apartman temizlikçisini işten çıkarmaya karar verdim. Ne münasebetti canım. Belki ben orda Nobellik bir şey yazıyorum!! Benim konsantrasyonumu bozmaya ne hakkı var yani! Kadını kovacaktım. Hatta apartmandaki herkesi kovacaktım. Ben artık başka bir sınıfa mensuptum ve etrafımda bu sınıftan olmayan kimseyi görmek istemiyordum. Böyle söylene söylene pudramı sürerken korkunç neticeyle karşılaştım. Oha amına koyim bu ne lan! Bülent Ersoy’a benzemiştim. Hemen gidip tuz ruhuyla yüzümü kazıyana kadar yıkadım. Zaten bu sıcakta pudra mı sürülür! Fakat bu haldeyken çıkamam. Aklıma harikulade bir fikir geldi. Güneş gözlükleri!! Dana kadar gözlükleri taktığımda yüzümle ilgili bir problemim kalmadı. Kafamın tepesinde, her bir teli başka yöne savrulmuş saçlarımın bağımsızlıklarını ilan etme girişimlerini de bir şapkayla bastırınca kafa kamuflajımı tamamlamış oldum. Tam oldu bu iş çıkayım diyordum ki götümdeki şortun deniz şortu olduğunu fark ettim. Ben yaşamaya üşeniyorum bir de kalkıp üstümü mü değiştiricem! Sikerim böyle işi deyip dışarı çıkmaktan vazgeçtim.


Sakin sakin oturdum biraz. Yakında yağacak olan kitap teklifleri için 2 satır bir şey yazdım. Gerisini de yazarım yea n’olcak, atla deve değil sonuçta. Birazdan röportaj yapmak için telefonum çalmaya başlardı. Kim bilir ne abuk sabuk şeyler yazardı o ipneler. Ben içimdeki atlardan söz ederken onlar yatak odasını işin içine karıştırırlardı. Tüm iyi niyetimle yatak odasından uyumayı kast ettiklerini düşünüp uyku vaziyetlerimin çok randımanlı olmadığını söylerdim mesela. Sonra da “Yatağında bir at olmadan uyuyamıyor!!” diye manşet. Yuh anasını satiyim, öyle manşet mi olur lan! Hiçbir gazeteye röportaj vermemeye karar verdim.


Şöhret bana gitgide ağır gelmeye başlamıştı. Hiçbir şeyden mutlu olamıyordum. Sefa pezevengi olmuştum artık. Uyuşturucuya başlarsam bu yükün biraz hafifleyeceğini düşündüm. Ancak evde bu anlamda hiçbir sikim yoktu. Ne biçim ev lan bu! Evimi de kovmayı aklıma koydum ama bu iş için bir yerlerden ödül mödül almayı beklemem gerekecekti. Fakat uyuşturucu için bekleyecek durumum yoktu. Krize girmiştim. Uyuşturucu işte böyle lanet bir şeydir. Yokluğunda çıldıracak gibi olursunuz. Buzdolabında artık hangi aklı evvel arkadaşım aldıysa bir sebzelik dolusu marul vardı. Herhangi bir yiyeceği aşırı miktarda tükettiğinde kafa yapacağına inanan bir abimin bu tezini denemek üzere marulları yemeye başladım. Ama ikinci yaprağa geldiğimde canımdan bezdim. Böylece uyuşturucu işi de mantara bağladı.


Gazeteci korkusundan dışarı çıkamıyordum ama geçenlerde beni bi temiz döven evime de sığamıyordum bir türlü. Sıkıntım iyiden iyiye kendini gösteriyordu artık. Birkaç arkadaşımı aramayı düşündüm ama onlar benim halimi nerden anlayacaklardı sanki. Hepsi sahteydi. Sırf şöhretimden faydalanmak için yanımdaydılar. Dost bildiklerim iki dakkada yalan olmuştu. Vay yavşaklar. Arkadaşlarıma çok sinirlenip hepsini kovmaya karar verdim. Doyumsuzluktan mütevellit bir ara gay filan mı olsam diye de düşündüm fakat erkek pipisi ellemeyi yüreğim kaldırmayacağı için o işten anında vazgeçtim. Herkes beni musmutlu sanıyordu ama ben o gösterişli hayatımda herkese gülücükler saçarken içimde hep ağlayan bir palyaço vardı, ya da her ne bokumsa işte. Yalnızdım. Yapyalnızdım. Kimseye güvenemiyordum. Evden çıkamıyordum. Hiçbir şeyde teselli bulamıyordum. Bu şöhreti kaldıramıyordum…


17 Temmuz 2013 Çarşamba Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Tımarhane Notları #2


Doktor Senem hanım, florasan lambanın ışığında büyük bir ciddiyetle beyin tomografime baktıktan sonra yakın gözlüklerini burnunun ucuna kadar itip bana döndü ve “Size 3 vakte kadar bir yol görünüyor” dedi.

‘Son Nefes Turizm, sizleri sürprizlerle dolu bir yolcuğa davet ediyor. İmamın kayığıyla öldüğünüz yerden alınıyor ve yol boyu elinizi kefeninizin cebine sokmuyorsunuz.’ türünden cümleler kafamın içinde dolaşmaya başladı. Takdir edersiniz ki, bir doktor bir yoldan bahsediyorsa kesinlikle iyi bir şey söylemiyordur.

Esasen Doktor Senem hanım da birçoğumuz gibi kritik durumlarda esprili görünmek adına saçmalayanlardan biri. Bunun bir de kontrolsüzce yapılanı var. Mesela bir arkadaşım, aşık olduğu adamdan hiç beklemediği bir anda evlilik teklifi alınca oldukça belirgin bir biçimde osurmuş. Bana kalırsa götüyle cevap vermiş. Tabi evet mi hayır mı dediğini bilemiyoruz. O dili henüz çözemedik. Neyse, şimdi mutlular ve bu utanç gecesini hiçbir ortamda anmayarak unutmaya çalışıyorlar. Oysa bir şeyi anmamak, onu unutmak anlamına gelmiyor.

Senem hanım, çok yaratıcı bulduğu bu esprisine gülmediğimi fark edince koridordaki görevliye 47 numarada yatan nörolog Muharrem Hanım’ı çağırmasını söyledi. Bir kadın için talihsiz bir isim. Ama Muharrem Hanım’ın talihsizlikleri bununla bitmiyor. Tıp fakültesindeyken tanışıp sevişerek evlendiği kocasını, erken biten bir iş gününün ardından döndüğü evinde yatakta biriyle yakalamış. Bir adamla. Üniversiteden hocaları olan, ismi Muharrem olan bir adamla. İnsan, isminin kaderini yaşar derken kastettikleri şey bu olmasa gerek. Muharrem Hanım’ın o gün itibariyle başlayan kahkahalarını hiçbir doktor durduramayınca ailesi çareyi buraya yatırmakta bulmuş. Benim için bir sakıncası yok, gülen insanları her zaman sevmişimdir.

Muharrem Hanım şen kahkahalarıyla odaya girdiğinde Senem hanım ona halen florasan lambanın önünde duran beyin tomografimi işaret ederek ne düşündüğünü sordu. Senem hanım, bu güleç hanımefendinin tıp bilgisine sık sık başvurur. Muharrem Hanım ise filmi biraz inceledikten sonra koşarak yanıma geldi ve ellerimi sımsıkı tutarak büyük bir mutlulukla “Tebrik ederim, baba oluyorsunuz!” diye çığlık attı. Doktor Senem masasının altındaki zile basarak içeriye çağırdığı hasta bakıcıları Muharrem Hanım’ın ilaçlarını aksatmış olmalarıyla ilgili azarlarken ben kadından ellerimi zor kurtarıp kendimi dışarı attım.

Aslında tomografide ne olduğunu görmek için tıp eğitimi almış olmak gerekmiyordu. Sol Frontal lobumda ( kalbimde ) büyük bir boşluk vardı ve yaşadıklarım beni yanıltmıyorsa, kolay kolay dolacağa da benzemiyordu.

Deli olduğumu düşünmeyin lan deli olan Muharrem hanım.

26 Haziran 2013 Çarşamba Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

At Kafası


Çok sevgili panpiş okurlarım;

Yazma işini gayetiyle kolpaya bağladığımın farkındayım, herhalde yani lan, ne sandınız. Ne yaptığımı bilen biri olmasam da ne yapmadığımı bilen biriyim en nihayetinde. İçinizden bazı Allahsızlar gerek mailleriyle olsun gerek twitter falan dalgasıyla gerekse efendime söyleyeyim işte telefonla taciz filan bu şekil hareketlerle üzerime üzerime gelerek üzerime üzerime geliyorlar. Tam olarak ne yaptıklarını ben de bilmiyorum :/ Ayrıca içinizden hemen hemen hepinizin akıl hastası olduğunu düşünüyorum ve bu beni çok tahrik ediyor sdfsdfsddsd. Saçmalamayın lan, düzgün düşünün. Tahrik vaziyeti yok. Oh yes.

Esasen ben de nerdeyse her gün bir şeyler yazayım diyorum tamam mı. Böyle ne bileyim işte sessizlerin sesi, dişsizlerin dişi, böbreksizlerin böbreği olayım istiyorum. Kelebek etkileri yaratayım, barış elçisi olayım, fokları kurtarayım istiyorum :/ İyice delirdiniz. Delirmeseniz iyiydi.

Geçen at çiftliğine gittim mesela. Atlar vardı işte. Biniliyor filan, acayip. Erkekler tuvaletine at sıçmıştı la sdfgsfdgsfdgs. Niye böyle davrandı hiç anlamıyorum :/

Sonra mesela birtakım düğün müsamerelerinde bulundum. Oyun havası dinlemekten kafam cücüklendi :/  Sonra yurt dışına çıktım birkaç ülke gezdim cicişler vardı orada bir şey yapamasamda uzun uzun peşlerinde baktım

Bunun dışında bir sürü ipnelikler filan oldu ama gördüğünüz gibi canım yazmak istemiyor :/ Bütün bunları, canımın yazmak istemediğini görün diye yazdım. Ama bi ara şeyapçam yani, rahat olun :/

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Laaaaaağğn!

20 Haziran 2013 Perşembe Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Memleketin anası sikiliyordu ve biz…

"Memleketin anası sikiliyordu ve biz, 
elimizden bi şey gelmediğinden, bütün gün içip her şeye gülüyorduk."


Yok aslında, artık pek öyle gülemiyorduk. Dramatik filmlerdeki o çok eğlenilen sahnelerin ortasında acı acı çalan telefonla gelen haberler gibi birbiri ardına yağıyordu haberler. Konu sürekli değişse de haberlerin içindeki zulüm ve vicdansızlık hiç değişmiyordu.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sabahları kalkıp işe gidiyorduk. İş arkadaşlarımızla olan bitenleri konuşuyor, birçoğunun hiçbir şeyden mustarip olmadığını görünce şaşırıyor, afallıyorduk. Yani sizce ters giden bir şeyler yok mu diyorduk, yok diyorlardı, muktedirler ne yapıyorsa bir bildikleri vardır diyorlardı, biz bu gidişattan gayet memnunuz diyorlardı. Allah gibi, peygamber gibi inanıyorlardı. Sık sık borsadaki paralarını kontrol ediyor, öğlenleri çatlayana kadar yemek yiyor, böyle olmaz bi şeyler yapmalıyız dediğimizde memleketi siz mi kurtaracaksınız deyip anıra anıra gülüyorlardı.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz gerçekten ne yapacağımızı bilmiyorduk. Birbirimizi arayıp duydun mu diyorduk, hassiktir diyorduk, yok artık lan o kadar da olmaz diyorduk, o kadar da oluyordu. “Nereye sıçacaklar?” diye espri yapıp biraz gülmeye çalışıyor, çokça susuyorduk. Akşam Gezi Parkı’nda buluşalım deyip, ne kadar korktuğumuzu kimseye çaktırmamaya çalışarak normal görünen hayatlarımıza dönüyor ve günü akşam etmeye çalışıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz akşamları Gezi Parkı’nda buluşuyorduk. Mümkün olduğunca yakın duruyor, mümkün olduğunca birbirimize sokuluyorduk. Çok değiliz ama yalnız da değiliz diye sevinmeye çalışıyorduk. Daha iyi bir dünya hayal ediyorduk. Daha iyisini kazanmak için verdiğimiz mücadelenin var olanı kaybetmemeye dönmesini anlayamıyorduk. Ağaçlara sarılıyorduk, onlardan özür diliyorduk, içimizden ağlamak geliyordu ama yutuyorduk. Yutkunuyorduk. Boğazımıza ağaç sokmuşlar gibi hissediyor, bu şartlarda daha ne kadar nefes alabiliriz diye düşünüyor, umutsuzluğun ağzını burnunu kırmak istiyor, fakat artık çok zorlanıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz, kuş gördü diye sevinçle gökyüzüne bakarken bir arabanın altında kalan çocuklar gibi, sevdiğine kavuşmak için koşarken sırtından vurulan aşıklar gibi, garip gibi, yetim gibi, öylece ağaçların altında oturuyor, çok sevdiğimiz dünyaya adaletin geleceği  tek bir günü görmenin hayaliyle bekliyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sahiden artık bu kadarını anlayamıyorduk.

Not: Diyoruz ki, şenlik dağılıp bir acı yel kalmasın bahçede yalnız. Meselenin sadece bir park olmadığını idrak edelim, Savaş için değil, adil bir dünya için Gezi Parkı’nda buluşalım.
.

19 Haziran 2013 Çarşamba Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Savunmam!


Onu diyorum işte hakim bey. Yaptığım bir şey yok halbuki kimsenin öküzüne höst dememişim. Ama sürekli tehdit felaketleri alıyorum. Ulan bu ne! Deme öyle diyorlar. Sabır diyorlar… Sabırsa sabır, amenna. Meydana çıkmışız bir kere, dövüşe soyunmuşuz. Yalnız fena dövüyorlar hakim bey. Na şu gözümü açamadım senelerdir. Benim surat evvelden böyle değildi, öyle bir giriştiler ki ne olduğunu anlamadım. Çok affedersin götüm den kan getirdiler. Yauv bir yere gittiğimiz yok, az vicdanlı vurun di mi? Ama yok, Allah ne verdiyse vermedi demiyorlar. Azrail’e bir osuruk borcumuz var altı üstü, onu da sike sike alacaklar bu gidişle. Merhamete ihtiyacımız var hakim bey.


Ha bir de tevekkül diyorlar, iyi eyvallah. Zaten başka hal çare de kalmamış. Kurbanlık sığır gibi bağlamışlar kolumuzu bacağımızı, yatırmışlar boylu boyunca. Ama bilemezsin hakim bey! O bıçağı sürekli boynunun dibinde hissetmenin ne demek olduğunu bilemezsin. Keseceksen kes ulan diye bağırasım geliyor anam evradım olsun. Sus diyorlar, Allah diyorlar, inan diyorlar. Yauv inanırız inanmak mevzu değil ki. Ne dedilerse inanmışım ben zaten şimdiye kadar. Hem onca insan, bir bildikleri vardır di mi? Ama nasıl güveneyim artık hakim bey? Vaziyet ortada. Kaç kere aynı yerde çelme yemişiz. Herkes gözümün içine bakıyor, ulan ben nereye bakayım? Bir çiçeğin rengine, bir kelebeğin kanadına mı bakıp ikna olayım? Geçsinler bu işleri hakim bey.

Hayatın gerçekleri diyorlar… Herkes hikmet sıçıyor anasını satıyım. Bilmiyor muyum? Düşünmekten aklım rutubetlendi. Ama sikiyim ben o gerçekleri çok affedersin. Hiçbir işe yaramıyor. Bizim inanabileceğimiz yalanlara ihtiyacımız var hakim bey.


Şeytan diyor al bıçağı çık sokağa önüne geleni doğra! Uymuyorum şeytana hakim bey, herif mantıklı konuşmuyor zaten. Niye doğrayayım milleti di mi? Ama içiyorum bazen. Çünkü içmeyince buzlarım çözülmüyor artık. Öyle kazık gibi duruyorum. Birileri gelip bir şeyler anlatıyor, he diyorum, hı diyorum. Ne diyeyim? Kafam sürekli su alan bin tonluk bir gemi gibi. Batsa kurtulucam. Ama batmıyor dinine yandığım. Ya onu diyorum işte, delirmeye ihtiyacımız var hakim bey.


11 Mayıs 2013 Cumartesi Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Göğe Bakalım


Öyle aslında. Şaşırtıcı hiçbir şey yok. Dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var. Bir şeyler oluyor mesela, birden uzaylıların istilasına uğramışız, ne biliyim, hayvanlarcasına büyük şiddette bir deprem olmuş, yerküredeki çatlakların arasından dinozorlar çıkmış, denizler yanmaya başlamış, üstelik bunların hepsi aynı anda olmuş gibi. Aha diyorsun bu sefer kesin tezeği avuçla yedik. Ama sonra evin duvarı yıkılıyor, amına koyim, evin duvarı yıkılıyor lan sfgsfssfsaad Çok saçma değil mi? Göğe bakalım.

Götüm de kot pantolon, üstümde t shirt,  çantamda laptop koyuldum Beyoğlu'nun yoluna o gün. Yolda müzik dinledim, Radiohead iyi bir yürüme arkadaşı, güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Çok güzel hissettiren bir vaziyet de var zaten beri yandan, motivasyonum yüksek, gidip sakin bir yere oturucam ve yazıcam. Hızlı adımlarla yürürken İstiklal'in ortasında böyle hani sabundan balon üfleyen adamlar var ya, onlardan birini gördüm. Gün batıyor, ters ışık muhteşem, her şeyi gölge haline getiriyor, o anda görünen tek renkli şey balonların ışıkla değişen renkleri. Dedim "Ne güzel lan ne güzel, aslında dünya ne güzel." Sonra gidip bir yere oturdum ve twitter'a girip "Hepimiz birden delirebiliriz, göğe bakalım ::" yazdım. Bir Word dosyası açıp yazacağım öyküyü düşünmeye başladım ki telefon çaldı. Arayan ev sahibi. Kirayı geciktirdim diye bıdı bıdı yapacak sandım. "Tofo merhaba, ben şu an yatak odanızdayım." dedi. Neden? Neden benim yatak odamdasınız? Yani sizin benim yatak odamda olabilmeniz için hangi kozmik şartlar biraraya gelmiş olabilir? Mikrosaniye içinde aklımdan bi milyon şey geçti. "Yatak odanızın duvarı yıkıldı, dışarıdan girdik ustalarla beraber." assfgdsffsgfsgfsfdsg Abi aralıksız dört saat güldüm. Evim kırılmış lan adffafasfdgsf. Yatağımdan göğe bakılabiliyor. Hepimiz birden delirebiliriz. Öyle işte, güldüm n'abiyim. Sonra biraz ağladım ama, ne yalan söyliyim. Başıma gelen şeyleri komikleştirerek dayanmaya çalışmaktan biraz yoruldum çünkü. Ama başka bir yol da bilmiyorum.

Her neyse. Bir süredir bu sebeple mobil bir hayat yaşıyorum. 1 saat sonra ne yapacağıma, nerede olacağıma dair hiçbir fikrimin olmadığı günler. 1 saatleri uç uca ekleyerek zaman geçirmek biraz daha kolay, çünkü parçalara bölmek her zaman iyidir. İyiyim yani. Beni merak etmeyin. Artık daha çok göğe bakıyorum. Çünkü dediğim gibi, dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var ve hepimiz birden delirebiliriz.


8 Mayıs 2013 Çarşamba Devamını Oku Turkgenc 1 Yorum yapıldı!

Gölge!!!


Bir ömürden yarım saat çaldım.

Yaşananların suyundan çorba yaptım.
Kendime mükellef bir sofra hazırladım.
Mumları yaktım, karşıma geçtim.
Bir kaşık aldım iştahım kaçtı.
Açıkçası karşımdaki ayıkken hiç çekilmiyordu.
Tüm şarabı içtim, yine de ayık kaldım.
Bari kendim, kendime ayıp etmeyeyim dedim, masadan kalkamadım.
Konuştu. Dinledim.
Uzun uzun konuştu. Özetle dinledim.
Tam bir bey efendi gibiydim, kendimi takdir ettim.
Baldıran zehirini ballı bir içecek sandım, içtim, ölmedim.
Kusmak istedim, karşımdakinden çekindim.

Sonra sıkıldım, aklımın içine kaçtım.
4 şehirden geçtim, 5 plaka ezberledim.
Hepsinin üstüne benzin döktüm, çakmağım tutukluk yaptı..
Ceza-i ehliyet için başvurumu yaptım, renk körü çıktım.
Bıçağı elime alıp karşımdakine fırlattım.
8 yerine saplandı, ağlamadı..
Masaya bir yumruk attım, oralı olmadı..
Pişkinliğine kızdım, dişlerimi sıktım.
Sigarama uzandım, nezaketen yaktı, biraz yumuşadım.
Duman dikkatimi dağıttı, başka çağlara uzandım..

Kendimi, Son Yemek'te İsa’ya arkadan tavşan işareti yaparken yakaladım,
eline bir tane patlattım.
Düşünüyordum, öyleyse var mıydım?
Öyleyse yok olanları düşüncesiz ilân ettim, biraz rahatladım..
Bu benim için büyük, insanlık için önemsiz bir adımdı,
üstünde durmadım.

Bana bir dayanma noktası verseler dünyayı yerinden oynatacaktım!

Canetti Körleşme’kten söz edince doktora uğradım.
Kalbim ileri derece miyop çıktı, alçıya aldırdım.

Suç’u Dostoyevski işledi, Ceza’sını ben yattım.
Ama çok ses çıkaramadım,
Zira Hayvan Çiftliği’nde Farelere İnsan muamelesi yapmıştım.

Bir gemiye bindim, karanlıktım..
Yönümü çizmek için Puslu Kıtalar Atlası’na baktım..

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman aradım,
Kendimi o limana çıkaramadım.

Okyanusun ortasında sihirli bir lâmba buldum, okşadım,
İçinden kendim çıktı, sordu sorusunu.

Dedim:

“Gölge etme, başka ihsan istemem…”

Masadan kalktım!

7 Mayıs 2013 Salı Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Yok bir şey...


Fevkalade olağan bir gündü. Bir çocuk ellerinin ve burnunun kıpkırmızı kesilmesine aldırmadan basılmamış karlara basma telaşında değildi çünkü kar yağmıyordu.

Yalnız bir kadın penceresine vuran yağmur damlalarının camdan aşağı kendilerince bir yol çizerek süzülmelerine bakarak akıp giden hayatı için kederlenmiyordu çünkü yağmur da yağmıyordu.

İşe yetişmek için topukları sırtına değecek kadar hızlı koşmasına rağmen kaçırdığı vapur için hayıflanan genç adam, bir sonraki vapurda hayatının aşkıyla karşılaşmadı.

Yaşlı kadının, her bir parçasını kör kandillerin kısık ışıkları altında işlediği çoktan sararmış dantel ve nakışlarla dolu çeyiz sandığından, rahmetli kocasının delikanlılık zamanlarından kalma bir fotoğrafı çıkmadığı için yüreği burkulmadı.

Karnı burnunda olmasına rağmen tarlada çalışan, beceriksizce bağlanmış yazmasının altından siyah zülüfleri görünen pazen şalvarlı taze gelinin ansızın doğum sancısı tutmadı.

Hiçbir adam, çocuklarını da yanına alarak başka birine kaçan karısından ve kendisini en zor zamanlarında yüzüstü bırakan dostlarından yediği darbeyi unutmak için rutubetli bir meyhanede tek başına rakısını yudumlamadı.

Gecekondu mahallesinin dar sokaklarından birinde tek kale maç yapan ve tüm eğlenceleri bundan ibaret olan, kara gözleri kirli yüzlerinin ortasında iki zeytin tanesi gibi parlayan çocukların üstüne doğru hızla gelen bir arabanın artık çok geç kalınmış acı freni duyulmadı.

Erkekliğiyle ilgili alaylı söylentilerden usanan ergenliğini çoktan geride bırakmış genç, cebindeki parayı denkleştirip tüm cesaretini toplayarak yaşlı ve çirkin fahişelerle dolu bir genelevin kapısından içeri, etkisinden hayatı boyunca kurtulamayacağı bir adım atmadı.

Rızası alınmadan gerçekleşen bir evliliğe mahkûm olan kadın, ihtiyar kocasının, çıplak vücudu üzerinde ileri geri giderken çıkardığı hırıltıları unutmak ve bedenindeki izlerden kurtulmak için saatlerce banyoda kalarak suyun altında ağlamadı.

Meydandaki kahvede tavşankanı çaylarının yanında sarma sigaralarını tüttüren köylüler arasında kulaktan kulağa herhangi bir haber dolaşmadı.

Annesinin mutlaka pazarlık yap diye tembihleyerek alış verişe yolladığı kızın elindeki poşetlerin birinden fırlayan yemyeşil bir elma, yuvarlana yuvarlana giderek daha önce oralarda hiç görmediği esmer bir delikanlının ayaklarının önünde durmadı.

Kulübesinde kendi halinde yaşayan, yüzü yılların yorgunluğunu gösteren kırışıklarla dolu olan yaşlı bir balıkçının can yoldaşı olan çoban köpeği, gecenin bir vakti sessizliği yırtarcasına havlamaya başlamadı.

Kimse yepyeni bir hayata başlamak için terminalden kalkan ilk otobüse atlayıp, yol boyu başını cama yaslayarak düşüncelere dalmadı.

Hiç kimse eski bir radyonun başına geçip şarkılardan dilek tutmadı. Kül tablasında sigarasını söndürebileceği boş bir yer arayan yazar, saatlerdir baktığı sarı saman kağıda yazacak tek bir şey bile bulamadı.
Olağanüstü sıradan bir gündü.

O gün anlatılmaya değer hiçbir şey olmadı.


3 Mayıs 2013 Cuma Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!

Son Yemek


Koltukta uzanmış miskin miskin uyukluyorken kız arkadaşımın geleceği saati bekliyordum ki içimde birden yemek yapmam gerektiğine dair duygular şelalelendi. Aniden gözlerimi açtım ve içimdeki sesin ciddi olup olmadığına kulak kesildim. Ciddiydi. Tırstım. Bu benim için ilk emirmiş gibicesine kutsal bir sesti. O sesi ciddiye almalıydım.

İçimdeki sesin beni kulağımdan tutup mutfağa sürüklemesi neticesinde önce korkunç manzarayla karşılaştım. Lanetler gelsin, yine bulaşıkları yıkamamıştım. Hiç yemek yapılmayan bir evde bu kadar bulaşık çıkmasını anlamaya çalışmakla zaman harcamadım. Mekanik hareketlerle bulaşıkları yıkayarak kendime tezgâhın üstünde bir yer açtım. O esnada dışımdaki sesin sayıp döktüğü küfürlerden söz etmeme gerek yok zannediyorum.

Şimdi sıra yemek yapmaya gelmişti. İçimdeki ses, bir yerden başlarsam sonuca ulaşabileceğime dair sempatik cümleler kuruyordu. Gerçekten çok şeker bir sesti, yerdim ben onu. Hazır vejetaryen değilken etli bir yemek yapayım dedim ben tamam mı. Buzluktan et çıkardım fakat kazık gibiydi. Hayvancağız adeta donarak ölmüştü. Ne yapacağımı şaşırdım. Önce büyükçesinden bir bıçak çekip hayvanı bıçaklamaya kalktım ama bir sonuca ulaşamadım. Direniyordu. Kolay kolay pes edeceğe benzemiyordu. Ketılda kaynattığım suyun içine atarsam buzun çözülebileceğini düşündüm. Belki acımasız bir teknikti ama bunu yapmaya mecburdum, vahiy gelmişti. Tahmin ettiğim gibi, biraz zaman aldı ama çözüldü. Fakat o da nesiydi? Et sandığım şey kıyma çıkmasın mıydı? Kıyma sevmeyen bir bünyem olduğu için müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Kaynar suyla haşlanmaktan maviye dönmüş kıymayı tezgâhın diğer ucuna fırlattım ve buzluktan başka bir parça çıkardım. Aynı teknikleri uyguladıktan sonra buzların altındaki kahraman etime ulaştım. Bu gerçekten çok güzel bir etti. Lady Gaga’nın üstündekilerden bile güzeldi. Derhal kendisini kuşbaşı büyüklüğünde doğradım. Bence işin büyük bir kısmını başarmıştım. Sıra lojistik destek için annemi aramaya gelmişti. Kısaca durumu izah ettim. Annem o etin çok olduğunu söyledi çünkü kurban bayramında kendisi poşetleyip dolabıma şeyaptığı için miktarlardan haberdardı. Yoksa benim mutfağımda yenilebilir bir malzeme ne gezer la, saçmalamayın. Her neyse, çoksa çoktu argadaş, ben hepsini pişirecektim. Annem “Böyle müsrif olursan hiçbir kız almaz seni evde kalırsın.” dedi. “Kalıyorsam kendi evimde kalıyorum, senin evinde mi kalıyorum, hayret bi şey!” dedim. Demesem eyiydi çünkü annem “Ne halin varsa gör!” diyerek telefonu kapattı. Gerçekten çok asabi bir kadındı.

Annemden iş çıkmayınca internetten filan bakınıp birtakım şeyler yaptım ben. Macera dolu anlar yaşadım, uzatmayayım. Bu yaptıklarımı değerlendirmesi için kız arkadaşımın gelmesini bekledim. Kendisi iyi bir insan evladıdır. Uysal ve eğlencelidir. “TiFo sen kız olsan kesin ben seninle evlenirdim.” diyen erkek okurlarıma bence gün doğmuş olmalı. Yalnız yaşıyorsanız kendisini derhal size sepetleyebilirim :: Neyse işte kız arkadaşım geldi, masayı hazırladık ve pişirdiklerimi ağzına ağzına sokmaya başladım. Bir iki kaşıktan sonra ayakta yemeye başladı bu. Niye öyle yaptığını sorduğumdaysa ıkına sıkına “Aşkım oturunca kusacak gibi oluyorum da :/” dedi. Ben onca uğraşayım adi pislik götün bana dediği lafa bak! Evden kovdum ibineyi. Gitmedi.

Bütün bu olanlar beni birtakım çıkarımsamalara götürdü sevgili okurlarım. Şimdi bu engin tecrübelerimden sizleri de nasiplendireceğim. Şöyle ki;

- Yemek denilen şey kaynamadan pişmiyormuş. Ocağı kapatmakta acele etmeyin.
- Pilav, dibi tutabilen bir şeydir. Pirinçler tencereye yapışıp kristalleşiyor filan, acayip.
- Salça küflü olabilir. Kullanmadan önce incelemekte yarar var.
- Dondurulmuş doğranmış soğanın son kullanma tarihi varmış. Buzlukta sonsuza dek yaşayacakmış gibi görünmesine aldanmayın.
- Bir tane bıçak kaybettim. Şeytan alıp götürmüş olabilir.
- Mutfağı kimin toparlayacağını tayin etmeden yemek yapmaya girişmeyin.
- İçinizdeki sesi dinlemeyin.
- Annelerinize atarlanmayın.

I love mom ::

2 Mayıs 2013 Perşembe Devamını Oku Turkgenc 0 Yorum yapıldı!